HDSLR Sinema Üzerine…
Sinemanın üretim aşamasını kolaylaştıran ve ucuzlaştıran en büyük gelişim hiç şüphesiz video ve dijital kameraların ortaya çıkışıdır. Bu teknoloji artık sinemanın büyük paralar harcanmadan da yapılabileceğinin bir habercisiydi. Fakat 35 mm film kameralarındaki görüntü kalitesi, optik tercihler ve ışık algısındaki başarısı, sinema kalitesine yaklaşılamayacanın da bir göstergesiydi. Ama son birkaç yıldır bağımsız sinemacılara, öğrencilere hatta profesyonellere, sinematografik olarak sinemaya en yakın ve en ucuz çözümü sunan şeyin fotoğraf makinesi olduğu gerçeği kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü yıllardır kötü görüntü kalitesine sahip iri gövdeli kameralara onbinlerce euro harcayan sinema sektörü, bir fotoğraf makinesi maliyetine, eşi benzeri görülmemiş bir fiyat-performans aralığına kavuştu. Hal böyle olunca internette yayınlanan amatör videoların bile optik zenginlikleri yeterince sinematografik bir hale gelmeye başladı. Kolay taşıma, fotografik net alan derinliği, film çekerken dikkat çekmeme, yüksek çözünürlük ve sayısız objektif çeşitliliği HDSLR akımını başlatan öğelerin başında geldi.
Peki DSLR (Digital Single Lens Reflex) yani objektifi değiştirilebilen fotoğraf makineleriyle nasıl film çekilir, hangi fotoğraf makinesi tercih edilmeli, çekim yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar neler ve hangi objektifi almalıyız?
Sorulacak soru çok, çünkü DSLR ile film çekmeye kalktığımızda yıllardır alıştığımız bazı alışkanlıklar değişime uğramadan yapamıyor. Öncelikle kamera seçimi konusunda birkaç anekdotta bulunmak gerek. Bunu yaparken de piyasada en çok tercih edilen 3 DSLR’den bahsetmekte fayda var. Bunlar: Canon 550D, 7D, 5D Mark II. Neden aralarında Nikon yok derseniz, ortaya çıkan sonuçlardan ve Canon’un bu işe daha fazla önem vermesinden kaynaklı bir üstünlük olduğunu söylemek mümkün demiştik aylar önce. Fakat Nikon işi ciddiye aldı ve D4 ile D800 modellerini piyasaya sundu. Canon’un cevabı ise 1DX ve Canon 5D Mark III ile oldu. Bu modeller artık HDSLR tekniğinin birçok sorununu çözse de sonuçta kasaları bir fotoğraf makinesine ait oldukları için sonsuza kadar bazı yeteneklerden mahrum kalacaklar. (Ek Not:Nikon D800 HDMI kayıtçı ile 8 bit 4:2:2 sıkıştırılmamış video kaydı alabiliyor fakat FX yani Full Frame modunda 1.2x croplu videolar yakalayabiliyor. Canon 5D Mark III ise 6400 ISO’dan sonra grenleri belli olmasın diye görüntüye blur atıyor. Ve detaylar kaybolmaya başlıyor. Fakat her ikisi de kulaklık girişleriyle ses kontrollerini bir adım ileri taşıyor.) Fakat elinizde diğer markalara ait video çekebilen bir DSLRniz varsa, film çekememek için de hiçbir sebebiniz yok demektir. Eğer ışık ve optik bilginiz yeterli düzeyde ise bunların üçü de sizin elinizde çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus 5D Mark II’nin görüntüyü algılayan sensörü, 35 mm film formatı boyutuna denk. Yani Full Frame sensöre sahip bir makine. Bu da takılacak objektiflerin yakaladığı görüntü genişliğini birebir olarak algılama anlamına geliyor. Örnek olarak 50 mm bir objektif taktığınızda, kaydettiğiniz görüntü de 50 mm genişliğine sahip bir hale bürünüyor. Canon 7D ve 550D nin kullandığı sensörler APS-C ve bu da varolan objektifinizin değerini 1.6 ile çarpmanız ve algılanacak görüntünün genişliğini daralttığınız manasına geliyor. Hesaplarsak, 50 mm bir objektifi 1.6 ile çarptığımızda 50×1.6=80. Yani objektifiniz 50mm’ye göre daha dar bir görüş alanına sahip olarak 80 mm bir objektifin gördüğü genişliği algılayacak demek oluyor. Fakat burada en fazla yapılan hata perspektifin de değişeceğine inanılması. Canon 7D’ye 50 mm objektifi taktığınızda, görüş alanınız darlaşıp sanki 80 mm bir objektifin genişliğine geçecek fakat perspektif algı yine 50 mm’nin özelliklerinde kalacaktır. Bildiğiniz gibi 50 mm’nin üzeri objektifler çektiğiniz konunun arkasındaki görseli, konuya daha yakınmış gibi gösterecek, geniş açı objektifler ise çektiğiniz konuyla, fonu birbirlerinden uzaklaştıracaktır. Tabi bu en kaba tabiri.
Sensör boyutuyla setteki mizansen’in (Kuş bakışı set ekibi ve ortamın birbiriyle olan ilişkisini gösteren harita) ilişkileri çok içli dışlıdır. Çünkü Canon 5D Mark II, diğerlerine göre daha geniş gördüğünden, çekmek istediğiniz bir omuz plan için konuya ve oyuncuya daha da yaklaşırsınız. Bu bazen ışığın bile önüne geçebileceğiniz anlamına geliyor. Aynı objektifi kullanarak 7D ve 550D ile çekim yapmaya kalktığımızda ve aynı kadrajları yakalamaya çalıştığınızda 5D Mark 2’ye göre daha uzaktan çekimler yapmanız gerekmekte. Bu da daha fazla net alan derinliği anlamına gelir. Görüntü sensörden dolayı croplu yani kadrajdan kesilip küçültülmüş olmasına rağmen yine kaydedilen video FULL HD’dir. Fakat 7D ve 550D’de çekmek istediğiniz görüntüyü kadrajınıza sığdıramıyorsanız, 5D Mark II sahiplerinden biraz daha fazla geri yürümeniz gerektiğini de unutmayın. Bunların hepsi video tercihleri ve uzun yıllardır bilinen optik yasalarının esaslarıdır. Ama önemli olan şey, sensör boyutunun film çekmenize asla engel olmayacağıdır. 7D’nin çift çekirdekli sensörünün, sinematik hareket algısına daha yakın olduğu da sinema uzmanlarının görüşleri arasındadır. Fakat bu sistemin ısınma problemlerini de beraberinde getirdiğini söylemek gerek.
Bilindiği gibi 5D Mark II ve 7D profesyonel bir kasaya, 550D yarı profesyonel bir kasaya sahiptir. 550D de bazı profesyonel ayarlara ulaşmak için birden fazla tuşa basmanız gerekirken, 5D Mark II ve 7D gibi kasalarda kişisel kısayolları barındıran tuşlara rastlamak bile mümkündür. Fakat 550D’nin diğer canavarlara göre daha ekonomik olduğu da kaçınılmazdır. Diğer kasalara baktığımızda 7Dnin zor hava şartlarına daha dayanıklı olduğunu söylemek mümkün. Yağmurlu bir havanın videosunu çekerken bile şemsiye kullandırmayan bir kasaya sahip Canon 7D. (Son söylediğim söz garanti kapsamıma girmemektedir.)
Hiç mi eksiği yok bu DSLRlerin derseniz, elbette var. Hatta bazıları çok ciddi sorunlar. Fakat götürüsü getirisinden az olduğu için, varolan sorunların göz yumulan gerçekler olduğunu da belirtmek gerek.
En önemli sorunların başında ses kaydı olduğu aşikar. Profesyonel sinema mikrofonlarını doğrudan bağlayamadığınız gibi girişi uyan mono mikrofonlar da özellikle Canon 7D de sorun yaratabiliyor. Çünkü AGC denilen Otomatik gürültü kontrolü özelliği 7D ve 550D gibi kasalarda kapatılamıyor. Bu da monobir mikrofon bağladığınızda, su sesi gibi gelen aşırı hassasiyet üzerine kurulmuş bir arkaplanı sese dahil eder hale geliyor. Kısacası mikrofonunuzun kaydettiği muhteşem sese, makinanız berbat bir hışırtı sesini de dahil ediyor. Çözümleri teknik olarak mevcut fakat ergonomik bir tercih olduğu soru işareti. Jak girişini çift başlık haline getiren bir aparatı fotoğraf makinenize takıyorsunuz. Bir ucuna mikrofonunuzu bağlıyorsunuz, bir diğer ucuna da bir mp3 çalar takıyorsunuz. Mp3 çalarınıza googleda AGC sorunuyla ilgili arama yaptığınızda karşınıza çıkan ses frekansını yüklüyorsunuz. Kamerayla kayda girdiğinizde mp3 çalardan o frekansı açıyorsunuz ve mikrofon sol kanala kendi kaydını yüklüyor. DLSR’niz ise sağ kanalda mp3 den çıkan sesi fazla gürültülü buluyor ve otomatik olarak hassasiyetini sıfıra indirgiyor. Bilgisayarda sağ kanalı silip, sol kanalı sağ kanala kopyaladığınızda bu zahmetli ses kaydını tamamlamış oluyorsunuz. Ya da onun yerine harici bir ses kaydediciye mikrofonunuzu bağlayıp, kurguda görüntü ve sesleri eşleştiriyorsunuz. Bu yöntemin kolay olduğunu söylemek de fayda var çünkü kameranız da kasasının içindeki mikrofondan ses kaydına girebiliyor ve kurguda sesleri eşleştirmek o kadar da zor bir hale gelmiyor. Tek yapmanız gereken, video kaydına girdiğinizde mikrofonu kayıda giren kişinin Sahne 5,çekim 4 gibi komutları biraz sesli şekilde söylemesi. Gerisi bilgisayardaki hızınızla ilgili. Profesyonel mikrofonları ayrı bir aparata takıp daha sonra DLSR’lere bağlamak gibi çözümler de mevcut fakat bağımsız sinemanın sevmeyeceği düzeyde fiyatlara sahip olunan ekipmanlar olduğu için çok tercih edilen çözümler değil. (Dünyada DLSRler için en fazla tercih edilen mikrofonun RODE Videmic pro olduğunu da hatırlatalım.
Bir diğer sorun fotoğraf makinesinin üzerindeki ekranın sabit oluşu. Özellikle alt açı ve tepeden alacağınız açılar sizi fazlasıyla zorlayabilir. Canon’un 60D ve 600D serisinde ekran sorununu çözdüğünü de belirtmek gerek. Ekranı video kameralardaki gibi hareket edebilen bir yapıya sahip olan 60D dikkatinizi çekebilir. Eğer ben monitör bağlarım sorunumu çözerim diyenlerdenseniz onun için de bir uyarı mevcut. Kabloyu taktığınız an, kameranızın üzerindeki ekran kapanıyor ve sadece monitöre görüntü veriliyor. (Reflex vizörün azizliği) Vizör işimi görür diyenlerdenseniz, film çekerken bu fikri bir kez daha gözden geçirmekte fayda var. Çünkü vizör, video kadrajları için yeteri kadar küçük.
Aktüel çekimleri çok mu seviyorsunuz? O zaman DSLR’lerin bu konuda çok başarısız olduğunu söylemek gerek. Çünkü C-MOS taramalı sensörlerin eldeki en hafif titremeyi bile hissettiğini ve görüntüyü birbirine geçiren kötü bir görsellikte sunduğunu bilmek çoğu zaman üzücü oluyor. (Buna Rolling Shutter sorunu denmekte) Canon 1DX’in yeni teknolojileri her ne kadar sensör sorunlarını minimuma indirse de, yine de bir DSLR kasasının içinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Fizik kurallarına göre bir kamerayı tutarken 3 ayrı noktadan temas etmek gerek. Bu da sol ve sağ ellerimizin yeterli olmadığını gösteriyor. Türkiye’de başarılı bir şekilde üretilen DSLR omuz aparatları mevcut. Bu aparat sayesinde DSLR’nizi bir omuz kamerasının verdiği sağlam tutuşlu aktüel çekimlere olanak sağlayabiliyorsunuz. Eğer benim omuz aparatına verecek param yok diyorsanız, en kolay çözümün fotoğraf makinanızın üzerindeki taşıma askısı olduğunu belirtmekte fayda var. Ellerinizle DLSRnizi tutup, taşıma askısını da boynunuza geçirip yine aynı boynunuzla ipi gerdirdiğiniz zaman, kameranızı 3 noktadan temasla taşımış oluyorsunuz. (Bunu uzun süre denememenizde fayda var çünkü belinizi ve boynunuzu zorlayabilirsiniz.) Bu da kameranızın gövde içi titremeleri neredeyse sıfıra indirgediği anlamına geliyor. Yürüyerek çekim yapsanız bile, sensörün yetişemeyeceği hızlarda bir titreşim oluşmuyor. Ama kamerayla yapacağınız hızlı bir pan hareketi (Kameranın yeri değişmeden sadece gövdesini sağa ve sola çevirerek yaptığı kamera hareketi) görüntünün dalgalanmasına yol açıyor. Kameranız sabit, bu sefer de çektiğiniz öğe hızlıysa, örnek olarak bir otobanı yandan çekiyorsunuz ve arabalar hızlıca geçip gidiyor. Böyle bir görüntüde de araçları çapraz çapraz ve eğik görmeniz kaçınılmaz bir durum. CMOS sensörlerle gece bir yıldırımın düşüşünü de yakalayamadığınızı söylemek de yarar var. Bu sensörler henüz yeteri kadar hızlı değil.
Fakat sorunların çözümü yeni sorunları yaratmak için ideal zeminlerdir. Elde yapılan kayıtlarda, özellikle Canon EOS 7D’nin uzun çekimlerde ısınıp, kayıttan çıkabilen sensörü biraz daha sorunlu bir hale geliyor. Çünkü elinizin ısısı, zaten çok kolay ısınan sensörü ve kartı daha da çabuk ısınmaya teşvik ediyor. Bunun en önemli çözümlerinden biri makineyi fazla yormamak, kadraj kurmadığınız ve çekim yapmadığınız zamanlarda boş yere ekrandan görüntü almak yerine, sensörü kapatıp soğumasını sağlamak (LCD ekrandan sürekli önizleme yapmak sensörün ısınmasındaki en büyük etken) ve elde çekimlerde sadece kayda girileceği zaman kamerayı elimize almak.
Canon 7D ve 5D Mark II CF kart kullanırken, 550D SD kart kullanmakta. CF kartların hız ve performanslarının SD kartlara göre daha avantajlı olduğunu söylemek gerek. (CF kart seçimlerinde bonkör davranmanız ve yüksek hızlı kartları seçmeniz lehinize olacaktır. Özellikle 600X ve benzeri hızlardaki kartlar sizi uzun yıllar tatmin edecektir.) Fakat yine de 7D, orta sınıf bir CF kartı ısıtmayı başarabiliyor. Isınan kart, veri aktarımını aksatıp kaydı durdurduğu gibi, sensörün de ısınıp her an kayıttan çıkabilme ihtimali sizi çoğu zaman ürkütebilir. Ama ısınma durumlarında ekranda bir uyarı çıktığı da bir gerçek, haklarını yememek lazım. Bu durumda da sinema litaratürüne yeni bir cümle daha kazandırmış oluyoruz; Sensörü dinlendirin!
Canon 7D’nin biraz da iyi taraflarına değinmek gerek. Özellikle dışardan bakıldığında video için tasarlandığı çok belli. Ergonomik arayüzü ve kullanımı gerçekten keyif verici. Sağlamlığı ve seriliği de gözardı edilmemesi gereken özelliklerden. Donanımsal ve yazılımsal anlamda bir diğer artısı, saniyede 50 kare HD olarak çekim yapabilen video seçeneği. Bu diğer adı geçen DSLRlerde olmayan bir özellik. Sırf bu özellik yüzünden Full Frame sensöre aldırış etmeyip 7D’yi kullanan birçok profesyonel sinemacı ve klip yönetmeni var. 50 kare çekim, normal video görüntüsünden daha keskin bir yavaşlık etkisi sunar. Buna slowmotion denir. Kare sayısı arttıkça kameranın algıladığı hareket aralıkları da artar. Örnek olarak saniyede 1000 kare çekim yapabilen bir kamera, kurşunun ilerleyişini net bir şekilde gösterebilir. Tabi ki görüntüyü yavaşlatarak.
Sinemada hareket algısını yaratmak için bütün dünyada hemfikir olunmuş bir standart mevcut. O da kayıt esnasında bir saniyede kaydedilen kare sayısı. Bu sayısı 24dür. Gerçek yaşamdaki hareket algısına en yakın kare sayısıdır 24. Televizyon ve video standartları ise bu sayıdan farklıdır. Uzakdoğu ve Amerika’da bu sayı 30(NTSC), Avrupa ve Türkiye’de 25(PAL)dir. Eğer çekeceğiniz filmleri Türkiye’de ve Avrupa’da yayınlamak, festivallere göndermek gibi bir niyetiniz varsa, videolarınızı 25 kare yani PAL formatta çekmelisiniz. Daha sonra çektiğiniz videoyu, 35 mm filme aktarmak gibi bir niyetiniz varsa, dijital ortamda bu sayı 24’e düşürülür ve işlem gerçekleştirilir. PAL sistemlerin NTSC’ye göre 24 kareye adaptasyonu daha kolaydır. PAL olarak çektiğiniz bir kısa filmi Amerika’daki bir festivale göndermek için illaki NTSC’ye dönüştürmeniz gerekmez. Yeni sistem oynatıcılar dünyaki her sistemle uyumlu çalışır. Zaten filminizi Blu-Ray’e diske bastıysanız, buradaki format tüm dünyada aynı standarta sahiptir. 1080P ve 24p(24 kare). Hatırlatmakta fayda var, 1080P FULL HD, 720P de HD çözünürlüklere tekabul etmekte. Daha fazla bilgi için internette çözünürlüklerle ilgili bolca bilgi mevcut.
Yazılımsal olarak DSLR’lerin H264 sıkıştırılmış .mov formatta çekim yaptığını belirtmeden geçmek olmaz. H.264 bir prodüksiyon formatı değil bir gösterim formatı olduğu için kurgu programlarında bu formatla çalışmak çoğu zaman can sıkıcı ve rahatsız edici olabiliyor. En iyi çözümün videoları aktardıktan sonra profesyonel bir formata dönüştürmek ve daha sonra kurgu programına aktarmak. Eğer macintosh kullanıyorsanız ve kurgu programınız Final Cut Pro ise, ücretsiz olarak Canon’un sunduğu E1 adlı plugini Final Cutınıza kurmanız yeterli. Bu sayede kameranızı bilgisayara takıp, Final Cut Pro’dan Log & Transfer sekmesiyle aktarım yapmak istediğinizde görüntüleri Prores 422 HQ olarak bilgisayarınıza aktarmayı başarılı bir şekilde tamamlayabiliyorsunuz. Tabi render sürelerini bekleyecek zamanınız varsa her şey daha keyifli olabiliyor.
2011’e damgasını vuran ve gelişmeye devam etmekte olan Final Cut Pro X’in DSLR videoları için ürettiği harika çözümler devrim niteliğinde. Kurgu esnasında Rolling Shutterın toparlanması, titreşimlerin yok edilmesi, ses ve görüntü eşleştirilmesinin otomatik olarak yapılması ve içe yapılan aktarımların kayıpsız olarak sonuca ulaştırılması Final Cut Pro X’i HDSLR’nin en büyük postprodüksiyon kozu haline getiriyor.
Moiré sorununu hepiniz bilirsiniz. Çekilen görüntülerin içindeki ararda sıralanmış düz ve keskin çizgilerin arasında bir dalgalanma ve bir bozulma oluşur. Örnek olarak, dalton kardeşlerin kostümlerini verebiliriz. Kardeşleri biraz uzaktan DSLR makinemiz ile çekmeye kalktığımızda kostümlerinin üzerindeki çizgiler birbirine girecek gibi gözükecektir. Bu etkinin sebebi yüksek çözünürlüklü sensörlerle video çekimi yapmaya kalktığımızda aradan yok olan (atlanan satırlar- line skipping) piksellerin oluşturduğu patternlerdir. Manzara ve doğa çekimleri yapacaksanız önünüze fazla çıkacak bir sorun değildir fakat mimari, endüstriyel ve tekstil alanlarındaki çekimlerle uğraşacaksanız sık sık başınızı ağrıtacak bir sorun moiré. Fotoğrafa nazaran videoda daha belirgin bir hale gelmesi de üzücü bir durum. Moiré sorunu her zaman rastlanan bir durum değildir fakat rastlanıldığı zaman, netliğin milimetrik olarak değiştirilmesi taramayı yok edecektir.
550D ve 5D Mark II’yi daha fazla video kameraya dönüştüren bir yazılım olarak karşımıza Magic Lantern çıkıyor. AGC kontrolü, sinemaskop çekim (sinemaskopta kadrajdaki genişliğin boyuna olan oranı 2.35:1dir, geniş ekran olarak da anılmaktadır), netlik ayarları ve daha birçok şeyi cihaza ekliyor. Ama bu programın Canon tarafından desteklenmeyen bir program olduğunu ve her makineyi kapatıp açtığınızda yeniden yüklenip kurulması gerektiğini de unutmayın.
Netlik ayarı demişken David Lynch’inde video kameralarda çok sevdiği otomatik netleme özelliğinden DSLR makinelerimizle birlikte feragat ediyoruz. Bunu bir eksi olarak yazmak tartışma konusu çünkü, netliğin objektif üzerinden kesin bir dille sinematografın elinde olması ve netliğin istenildiği an kesin ve net bir kararla değiştirilmesi önemsenmesi gereken bir özellik. Anı videoları çekerken yapılacak netlikler biraz yorucu olabilir fakat kayıt esnasında deklanşöre yarım bastığınızda otomatik neti devreye soktuğunuzu belirtmekte fayda var. Makinanızdaki netleme çabası, videoya ses ve görüntü olarak yansıyacağını da unutmayın.
Mezopan denilen kadrajın içindeki konunun netlik geçişini, bir başka konuya taşıma durumu, DSLR makinelerde daha verimli olduğu su götürmez bir gerçek. Bunu sağlayan ise hiç şüphesiz objektiflerin optik becerileri. Konu fotoğraf makinesinde sinema olmasına rağmen, donanımın hala DSLR olması, objektif tercihlerinin video ve fotoğraftaki benzerliğini günyüzüne çıkarıyor. Fakat yüksek ISO’lara izin veren DSLR’lerin hakkını, diyafram açıklığı yüksek sabit objektiflerle vermek her zaman daha sinematografik duracaktır. Bu kesinlikle bir tercih meselesidir fakat videoda ışık ve renk kaybı daha belirgin olacağı için sabit objektiflerin renge olan düşkünlüğünü de unutmamak gerekir. Belirli beyonetlerle uzun yıllardır kullanılan sinema objektiflerini de kullanmanız mümkün. Carl Zeiss’in Canon için özel sinema objektifleri çıkarttığını da belirtmek lazım. Dikkat edilmesi gereken nokta, fotoğraf makinesi objektiflerinin netlik halkaları, video kameralara göre daha gürültülü ve sürtünme katsayıları ise daha yüksek. Çekim esnasında mezopanla ilgili çalışmalar yapmaya kalktığınızda, netlik halkasının çevirme sesini DSLRniz afiyetle kaydedecektir. Canonun L serisi objektiflerinde ve sinema objektiflerinde bu durumun bir sorun haline geldiği söylenemez. Objektiflere takılan netlik modülü (follow focus), yanal olarak mesafeli net takibini daha kolay bir hale getirecektir fakat, ses kaydını harici olarak yapmanız, videonuzda netlik halkasının sesini önemsizleştirme konusunda size yardımcı olacaktır. Fotoğraf çekerken yapılan netlemelerde, otomatik netlik dışında ekran üzerinden göz kararı netlemek en fazla tercih edilen bir uygulama. Fakat film çekerken kayıt esnasında netinizi göz kararı bir konudan başka bir konuya taşıdığınızda(mezopan) üç aşamalı netlik arama hatası beliriyor. Birincisi netlenecek konu, net olmaya başlar ve net gözükür. Sonra netliği kısa süreliğine kaybolur. Son olarak tekrardan net hali bulunur ve işlem tamamlanır. Bu durumun sebebi netlik halkasını çevirmeye başladığımızda, dairesel olarak katettiğimiz netlik arama sürecindeki deneme yanılma çabası. Mezopan yaparken netliği göz kararıyla arama çabasını seyirciyi de dahil etmek istemiyorsanız, netlenecek iki konunun da daha önceden mesafesi ölçülmeli ve objektif üzerindeki metre cetvelinde noktaları belirlenmelidir. Bu sayede, net halkası döndürülürken duracağı nokta kesin olarak bilineceği için, neti yapan kişinin görüntüye dahi bakmasına gerek yoktur. Halkayı çevirirken dönüş hızını istikrarlı bir şekilde belirlemeniz ve uygulamanız da sinematografik olarak daha estetik duracaktır.
HDSLR akımında ışığı kullanmak ve ışık kurmak da biraz alışkanlıklarımızı fotoğrafçılığa doğru yöneltecek. Çünkü video kameralara göre ışığa daha duyarlı ve hassas olan DSLR kameralarla kötü ışığın hemen sırıtacağı aşikar. DSLR ile video çekerken dikkat edilmesi gereken ışık kurallarının başında yapaya fazla kaçmamak geliyor. Lambader, abajur, mum ışığı gibi ışık kaynaklarından maksimum yararlanmak ve kadraj içi ışık kaynağı mentalitesini ortaya koymak, günümüz profesyonel sinematografların tercihleri arasında. Loş ortamlarda yüksek diyafram açıklıkları kullanıldığından netliğe çok önem verilmesi, dijital zum yaparak görüntünün büyütülüp netin ekrandan kontrol edilmesi ve hareketli net takiplerinde bol bol prova yapılması, oluşabilecek netlik hatalarını minumumda tutacak seviyede. Unutmamak gerekir ki, net çekilememiş bir video görüntüyü kimse kurtaramaz.
Birçok yönetmen, düşük net alan derinliğine olan sevdasını tatmin etmek için, gün ışığında ve yüksek ışıklarda yapılan açık diyaframlı çekimlerde, ND filtre kullanmakta. Ya da shutterı aynı oranda hızlandırmakta. Yıllardır büyük fakat optik olarak başarısız video kameraların intikamını almak için her sahnede düşük net alan derinliğini kullananların sayısı ilerleyen yıllarda normale dönebilir. Filtre demişken objektifinizi korumak ve UV ışınlarından etkilenmemek için kullandığınız UV filtrenizi gece çekimlerinde ve yapay ışığın olduğu her yerde çıkarmanızda fayda var. Yoksa kadrajınızı boydanboya saran yansımalarla boğuşmak zorunda kalırsınız.
DSLRlerde ISO değerini 320’nin üstüne çıkarmak, grenlerin gözle görülür bir hale gelmesi demek. Fakat videolook etkisinden kurtulup filmlook tadına ulaşmak isteyenler 500 ISO, 1/48 shutter ve 24 kare sayısıyla istediklerine daha da yaklaşacaklardır. Canon makinelerde ISO’nuzu 160 ve katları olarak belirlerseniz daha az gren alırsınız. Bu durum Canon’un sensör teknolojisinden ötürü geliyor. Örnek verecek olursak, kullanmanız gereken ISO değerleri 160, 320 ve 640 olarak söylenebilir.
Shutter demişken video çekimlerdeki ana kurallardan biri kare sayısınızın shutter hızının yarısı kadar olma gerekliliğidir. Yani 25 kare PAL çekim için 1/50 shutter, 30 kare için 1/60 shutter düzeyi. Bu kesinlikle bir kural değildir fakat düşük hızlı shutter değeri hızlı görüntülerdeki hareket algısında bir fluluğa, yüksek hızlı shutter değerleri de aşırı keskin görüntülere neden olacaktır. (Ortam ışığına göre özellikle yapay ışıklarda shutter hızını doğru ayarlayamamanız, görüntüde yanal ve siyah taramalara sebep olacaktır.) Gün ortası gibi yüksek faktörlü ışığa sahip sahnelerde bu shutter seviyelerini koruyabilmeniz için iki tane kural vardır. Birincisi fazla kapanmış bir diyafram değeri. Örnek olarak f/16 değerlerine kadar kapanmış bir diyafram, 1/50 shutterın sağladığı aşırı parlak görüntünün önüne geçebilir. Ama bu seferde net alan derinliğiniz çok büyüyecek ve görüntüdeki her şey net olacaktır. Eğer net alan derinliğinizin darlığından ödün vermek istemiyorsanız, ND filtre ile varolan yüksek ışığın önüne geçebilir ve normal değerlerle çalışmaya devam edebilirsiniz. Su altında çekim yapmak isteyenlerin de housing sistemler vasıtasıyla denizin derinliklerinde daha kolay ve rahat bir şekilde çekimlerini yapması HDSLR ile daha da mümkün. Zaten HDSLR sinema akımının güzel yanı, yıllardır iyice oturmuş ve halihazırdaki fotoğrafçılık teknolojisinin neredeyse bütün nimetlerinden faydalanıyor olabilmesi.
Yazılımsal olarak müdahale etmemiz gereken bir diğer husus, Picture Style ayarları. Saturation, Contrast, Sharpen gibi öğelerin düzeylerini belirlediğimiz alan. Bütün ayarları kişisel zevkinize göre belirleyebilirsiniz fakat kontrast seviyesini en düşükte tutmakta fayda var. Sebebi ise, yüksek kontrast ayarıyla çektiğiniz videoların kontastlarını sonradan azaltmak gibi geriye dönüşü mümkün olmayan bir engel karşımıza çıkıyor. Düşük kontastlı çekimde ise, renkleri ve dokuları daha belirgin kaydettiğiniz gibi, kurgu esnasında kontrasta müdahale etme şansına hala sahip oluyorsunuz. Kontrastı donanımsal olarak da düşürmek istiyorsanız, iyi bir matte box kullanmanızda fayda var. Bildiğiniz gibi matte box, parasoleylerin video kameralar için yeniden düzenlenmiş ve geliştirilmiş halleridir. Filtreler ile sonuca ulaşmak istiyorsanız mavi ve yeşil filtreler de kontrastı düşürmek için başvurulan donanımsal çözümlerden.
Canon fotoğraf makineleri için Technicolor şirketi tarafından üretilen ve profesyonel olarak çekim esnasında dinamik kontrast aralığını maksimuma çıkaran, kurgu ve renk düzenleme sürecini en doğru sonuca götüren CineStyle’ı denemekte fayda var.Link: http://www.technicolor.com/en/hi/theatrical/visual-post-production/digital-printer-lights/cinestyle Bilgisayarınıza yüklü EOS Utility programından cihazınıza doğrudan ve resmi olarak yüklenen Cinestyle modu, yüksek kontrast yüzünden gözükemeyecek kadar karanlıkta kalan bölümleri dinamik kontrast aralığını maksimuma çıkararak görünür hale getiriyor. Bunun sebebi daha önce de söylediğimiz gibi çekim sonrası kurgu ve renk düzenleme çalışmalarında renklere ve dokulara müdahale etme şansı vermesi.
Beyaz ayarı, fotoğrafçılıkta iyi bildiğimiz bir konu fakat çekeceğimiz filmlerdeki sahnelerin, planlar arası beyaz ayarı devamlılığına da dikkat etmemiz gerek. Bunun için çekim yapılacak sahnenin beyaz ayarı manuel şekilde alınmalı ve sahnenin bütün planlarında bu beyaz ayarıyla devam edilmelidir. Eğer beyaz ayarı yapacak beyaz bir kağıdınız yoksa hazır şablonlu beyaz ayarları da sahneyi kurtaracak düzeyde tercihler olacaktır. Ama beyaz ayarını otomatikte bırakırsanız, aynı mekandaki birçok kaydedilen görüntü farklı renk ve değerlerde gözükecektir.
Pil konusunda fotoğraf makineleri biraz insaflı. Çünkü pilleri, sensörleri ısıttıkları kadar hızlı tüketmiyorlar. Son uyarılar da tehlike daha başlamamışken yeni bir pili hazır etmeniz konusunda önemli bir yere sahip. Alınması gereken en büyük önlem, birden fazla pile sahip olmak ve bir pil bittiğinde onu sarj ederken, diğeriyle çalışmaya devam etmek.
İşin bir de psikolojik kısmı var. Yıllarca koca koca kameralara oynamaya alışmış oyuncuların karşısına diğerlerine nazaran oldukça küçük bir DSLR ile çıktığınızda performanslarının etkilendiğini söyleyen oyuncular var. Fakat eğer sinema oyunculuğu kamerayı unutma ve ortaya oyun koyma sanatı ise, yapacakları iş sadece sahneleriyle ilgilenmeleri. İyi ve yetenekli her oyuncunun böyle bir sorundan etkileneceği düşünülecek türden şeyler değil. Zira cep telefonu ile film çeken dünyaca ünlü yönetmenlerin yaşadığı şu günlerde.
Bu portatif sinema aracının taşınabilirlik ve dikkat çekmeme özellikleri paha biçilemez bir durum olarak belirtilebilir. Dikkat çekmeme mevzusu üzerinde durulması gereken bir husus çünkü etraftaki insanlar tarafından rahatsız edilmek istiyorsanız büyük kameralarla çalışmak tam size göre. Yetkisi olmadığı halde size çekim için izniniz var mı diye soran insanlar da cabası. Fotoğraf makinesi ile kimsenin giremediği yerlerde ve ortamlarda film çekebilmek de paha biçilemez öğeler arasında. Geçmişe baktığımızda Leica’nın bu kadar meşhur olmasının altında yatan sebeplerden biri de dikkat çekmemesi değil miydi?
Gelelim kamera hareketlerine. Bu fotoğrafçılıkla sinemayı birbirinden ayıran en önemli teknik özelliklerden biri. Kadrajınızın kımıldamasını sevmeyenlerdenseniz, fotoğraf makinenizin üçayağı tam size göre. (Rüzgarlı havalarda tripod üzerindeki DSLRniz fazla ağır olmadığı için, video çekimlerinde rüzgarın verdiği titreşimi aynen kaydedecektir. Makinenizin üstüne elinizle bastırmanız bir nebze titreşimi azaltacaktır.) Fakat tripod üzerinde DSLRnizi sağa ve sola çevirmek (pan hareketi), veya yukarı aşağı hareket ettirmek (tilt hareketi) istiyorsanız, hidrolik kafalı bir video tripota ihtiyacınız var demektir. Eğer hareketli ve sarsıntısız çekimler yapmak istiyorsanız, DSLRler için üretilmiş steadicamlerden birine sahip olmanız gerek. (Fakat bu ekipmanı kullanmak oldukça zahmetlidir ve uzmanlaşılması gereken ekipmanların başında gelir.) Jimmyjip denilen ve görüntüsü bir vinci andıran, görüntüde uçma etkisi yaratan bu aleti DSLRnizde kullanmak istiyorsanız, belirli aparatlarla bu da mümkün. Ama jimmyjipin hızlı kullanılması, görüntüde dalgalanmalara da neden olabilir.
Fotoğrafçılıkta alıştığımız dik kadraj, ne yazık ki sinemada kullanılmıyor. Kameranızla dik bir şekilde video kaydı aldığınızda, yine yatay bir düzlemde seyredilebilir oluyor. Sinema tarihinde bu tür çekimlere sıkça rastlamak mümkün. Ama genel kural olarak kadrajlarımız yatay ve HD’ler için bir standart olan 16:9 formatında çekimlerimizi gerçekleştiriyoruz. Altın oranın daha belirgin olarak kullanıldığı 16:9 geniş ekran formatında fotoğrafçılık adına neredeyse bütün kadraj marifetlerini sergilemek mümkün.
Bir çekime gidileceğinde, birden fazla pil ve birden fazla hafıza kartı almayı alışkanlık haline getirmek lazım. Kartlar, fotoğraf çekimlerine nazaran daha hızlı dolacak ve iyi bir şekilde muhafaza edilmeye ihtiyaç duyacaktır. Fakat bu konuda dikkat edilmesi gereken ince bir husus var. Yüksek kapasiteli kartlar alındığında, neredeyse bütün videoların bir karta emanet edilecek olması çok güvenli bir durum değildir. 32 GBlık bir CF karta yaklaşık 100 dakikalık 1080P görüntü kaydedebilirsiniz. 32 GB’lık bir kart kullandığınızda cihazınız video çekim modunda kalan süreyi sürekli olarak 29:59 dakika olarak gösterebilir. Bunun sebebi Canon cihazların tek seferde yarım saatlik kesintisiz kayıt yapabilme sınırlandırılmasından ötürü gelmesidir.
Kartın bozulması, kaybolması, yanlışlıkla formata uğraması çektiğiniz onca görüntünün yok olacağı anlamına gelir. Ama 8 GBlık 4 adet CF karta çektiğiniz görüntüleri güvenli muhafaza ettiğinizde riskinizi 4 kat azaltıyorsunuz demektir. Kaybolan 25 dakika mı daha üzücü yoksa 100 dakika mı? Fotoğrafa nazaran video çekimlerin geri dönüşü daha zahmetli olduğu için bu oran hayat kurtarıcı bir seviyede olabiliyor.
Bağımsız sinemanın yıllardır yaklaşmaya çalıştığı fakat bir türlü ulaşamadığı bir teknoloji oluverdi HDSLR. Eksiğinin çok olduğunu kabullenmek gerek. Bu eksiklerin çoğunun satış stratejisi yüzünden olması da gerçekten üzücü. Fakat daha önceki yıllarda handycamlere takılan 35 mm adaptörlerin kullanışsızlığını bile bile o zorluklar içinde sinematik görüntüye ulaşmaya çalışmıyor muyduk? HDSLR bizlere o kadar büyük kolaylıklar getirdi ki, artık sinemayı kollektif bir sanat olma zorunluluğunu da ortadan kaldırır hale geldi. Bir resim veya bir müzik sanatı gibi, DSLRler sinemacının bir enstürmanı, bir fırçası haline geldi ve kişisel sanat dilini seyircirle paylaşmanın sevincini yaşadı. Bu teknolojiye ön ayak olan her insanın sinemaya olan katkısı ülkelerin sağladığı fonlardan çok daha büyük. İyi ki varsın HDSLR !
HDSLR Sinema Üzerine…
About the Author: Super User
Email This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.